#1  
Alt 11.Temmuz.2019, 04:44
RaKun RaKun isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Senior Member
 
Üyelik tarihi: 09.Haziran.2019
Mesajlar: 167
Standart -2ye doğru

Doktor oğlum, telefonla arayıp:

? Gün belli oldu baba, diyor. 13 Ekim Çarşamba (2004). Ama bir gün önce yatman gerekiyormuş.

İçim bir anda ?cızzz!..? ediyor. ?Belki de o güne kadar iyileşir ve bu işi kazasız belasız atlatırım? türündeki ümitlerim, sabun köpüğü gibi sönüveriyor. Telefonu kapatıp, en yakın iskemleye çöküyorum.

Eşim hemen fark ediyor durumu.

? Alt tarafı bir ameliyat, diyor. Bu zamanda pek zor bir şey değil ki?

?Bir de bana sor? diyorum içimden. O yaşıma kadar hiç hasta olmamışım. Çok şükür ki doktora da pek gitmemişim. Ama şimdi iş başka. Ameliyat bu, adı bile korkutuyor insanı.

O gece uyku girmiyor gözüme. Fıldır fıldır dönüyorum yatakta. Bıçak altına yatmama daha bir ay var ama, gün belli ya, artık hiç kurtuluş yok. Açıkçası, bayılmaktan çok korkuyorum. Buna sebep de, hiçbir zaman sırt üstü yatamamam ve eğer öyle uyursam, boğulacak gibi olmam. Beni sırt üstü bayıltacakları için, ameliyat masasından kalkamam gibi geliyor bana. Esasında ?gibi?si bile fazla. Kesinlikle kalırım o masada. Gel de uyu bakalım, uyku tutarsa?

Uyuyorum sonunda. Ve bir rüya görüyorum, son derece net: Arabamla dik bir yokuştan çıkmaktayım. Yokuşu tırmansam, gerisi kolay. Çünkü ondan sonrası, ayna gibi düz. Ha çıktım ha çıkıyorum diye gaza basarken, arabam bozularak durmasın mı?

Fırlıyorum yataktan. ?Tamam işte? diyorum kendi kendime. ?Yokuş bitmeden arabanın motoru istop ettiğine göre, ameliyat bitmeden de senin motorun istop edecek?

Tekrar uykum kaçıyor. Üstelik de bu seferki bir başka. En iyisi abdest alıp teheccüd kılmak ve bil cümle günahlarıma tövbe etmek.

Öyle de yapıyorum. Kıldığım namaz, bir idam mahkumunun son andaki ibadetleri gibi ihlaslı oluyor. Dualarım da öyle?

Ondan sonraki günlerim, kendimle bir hesaplaşma içinde geçiyor. Ne kadar kısa olduğunu şimdi daha iyi kavradığım hayatımı, çeşitli yönleriyle gözden geçiriyor ve eksiklerimi var gücümle tamamlamaya çalışıyorum.

Ameliyattan iki gün önce, kızlarımızı İzmit?te bırakıp, eşimle birlikte İstanbul?a gidiyor ve oğlumuzun evine yerleşiyoruz. Yapılacak çok iş var. Ameliyat ve sonrası için gerekli olan malzemeyi almamız gerekiyor. Bunun için, hastaneden bir kağıt sıkıştırıyorlar elimize. On maddelik bir ihtiyaç listesi bu. Pijama, terlik, sargı bezi, diş fırçası falan derken, dokuzuncu maddedeki tek kelimeye takılıp kalıyorum: Etek

?Bu etek de neyin nesi oluyor, yoksa yanlışlık mı var?? diye soruyoruz ama, ne gezer? Hastaların, ameliyattan bir kaç gün sonra, üstelik de hastane koridorlarında yürütülmesi gerektiği için, etek giymeleri zorunlu oluyormuş. (Vücuda takılan bir sürü hortum, pantolonla yürümeyi imkânsız kılıyormuş.)

Eşim, çaresizliğime kıkır kıkır gülerken, ben bir pehlivan gibi nâralar atıyorum: ?Etek lafını duymak bile istemiyorum, böyle bir şey asla alınmayacak, alınması teklif bile edilmeyecek!..? diye.

Kız kardeşim, her zamanki yardım severliğiyle: ?Böyle bir şey almanıza zaten gerek yok, ben kendi eteklerimden birini getiririm? diyor ama, yüz hatlarımı gördüğünde, hemen vazgeçiyor bu uygunsuz tekliften.

Ölürüm de bir etekle çıkmam koridorlara. Yürümek gerekirse, odamda tur atarım.

12 Ekimde, Çapa?ya, 532 no?lu odaya yatıyorum. Odamız tek kişilik. Hanım için bir de çekyat düşünülmüş çok şükür. İçeri girer girmez, banyoya bakıyorum. Güzel bir duş var ama, sıcak su akmıyormuş. Onun yerine, klozetteki su zırıl zırıl akıyor. Bırakın kapatmayı, biraz kısıp sesini azaltmak bile imkansız.

Son gecemde yine uyku girmiyor gözlerime. Hiç durmadan okuyarak namazlar kılıyorum. Kılıyorum ama, seccadeye mi yatıyorum, ameliyat masasına mı belli değil. Aklım hep oralarda. ?O yaşıma kadar bu ibadetlerin onda birini yapsaydım, mutlaka evliya olur ve kendi ameliyatımı kendim yapardım? diye de düşünüyorum bir yandan. Zaten, banyodan gelen su sesiyle uyumak mümkün değil. Üstelik, hemşireler de sık sık gelip ateşime ya da tansiyonuma bakıyor ve ertesi sabahki kesim işlemine uygun olup olmadığımı kontrol ediyorlar.

Sabah güneş doğar doğmaz bir telaşe başlıyor. Odalar siliniyor, çöpler temizleniyor ve benim gibi gariplerin dışındaki hastalara kahvaltı veriliyor. (Bana üç gün bir şey yok, serumlarla yetinmek zorundaymışım) Bu işler bittiğinde, önce yine hemşireler, daha sonra da doçent ve profesörlerden oluşan, ?Büyük Vizit?in doktorları geliyorlar odama. Ben, hepsini dikkatle inceliyor ve yüz hatlarına bakarak, beni kesecek olanı bulmaya çalışıyorum.

Bu arada gülücükler dağıtıyorum, ama hiç birinin bana aldırdığı yok. Ne ?merhaba!..? diyorlar, ne de ?geçmiş olsun, nasılsınız?? gibi bir sihirli kelime. ?Hasta, açık prostat ameliyatı olacak, nabzı şu, kan durumu bu? diyerek çıkıyorlar dışarı, başka bir dünya kelamı etmeden. Canım sıkılıyor ve arkalarından bağırmak istiyorum: ?Yahu insan keseceği koyuna bile laf atar, hiç olmazsa başını okşar!..? diye. Ama bıçak onlarda, mecburen susuyorum.

Doktorlar gittikten sonra, oğlum geliyor. Tam da nöbet günüymüş zavallının. Onu ikaz ederek:

? Bak evladım!.. diyorum. Sana vasiyetimdir. Vizit?e çıktığında, odasına girdiğin hastanın ismini, mesleğini ve hatta ülkenin neresinden geldiğini öğreneceksin. (Bu bilgiler zaten kayıtlarda olmalı, kapıdan girmeden önce göz atılsa ne olur?) Böylelikle, hastalara ismiyle hitap edip adam yerine koyacak ve birkaç kelime de olsa, konuşacak bir şeyler bulacaksın.

Oğlum zaten o konuda fazlasıyla duyarlı. Bu yüzden de bol bol dua alıyor.

Ameliyat saati yaklaştığında, ameliyathaneye nasıl götürüleceğimi merak etmeye başlıyorum. Yüzde 90 tahminim, hastanenin en cana yakın ve en tatlı dilli hemşiresinin odamıza gelerek bana bir iğne vuracağı ve başımı okşayarak bayılttıktan sonra, tekerlekleri gıcırdamayan bir sedye ile aşağı indirecekleri şeklinde. Fakat biraz sonra, tüm zamanların en iri yarı ve en gür bıyıklı hastabakıcısı gelip:

? Haydi gidiyoruz!.. diyor. Üstündekini çıkartıp şu önlüğü giy!..

Hanımla, garip garip bakışıyoruz. Yapılacak bir şey yok, susmaktan başka. Önlüğü alıyoruz.

İdam mahkumlarını asmaya götürürlerken, onun yattığı hücreye gelen bir gardiyan: ?Haydi kalk!.. Cumhurbaşkanı af talebini reddetti.? dermiş. Her nedense bu sözleri hatırlıyorum.

Adamın verdiği önlük, esasında bir gömlek. Üstelik de deli gömleği gibi, önden giyiliyormuş. Onu üzerime geçirdiğimde, tepem feci atıyor. Giydiğim bu nesnenin, kesinlikle bir etekten farkı yok. Üstelik de mini mini bir etek. Dizlerimin bir karış üstünde kalıyor. Bacaklarımda da, pıhtılaşmayı önlemek için giydirilen ve tenime yapışan bembeyaz bir varis çorabı. Tek kelimeyle rezalet, karizma sıfır. ?Beni bu berbat kıyafetle elbette ki yürütmez ve sedyeyle indirirler? falan derken, adam:

? Asansör, holün sonunda, diyor. Bindiğinde, eksi 2?ye basacaksın. Gelirken de, ameliyat malzemesini getir!..

Duyduğumuz heyecandan ötürü, ne gülmeye ne de konuşmaya mecalimiz var. Ne denirse boyun büküp itaat ediyoruz. Çok şükür ki oğlumuz, bu hastanede doktor, yoksa asansöre de bindirmezler herhalde. Tıpış tıpış yürüyerek gideriz kesilmeye.

Biraz sonra, her iki elime de birer poşet alıyor ve ?Ya Settar? diyerek çıkıyorum koridorlara. Tam da ziyaret saati, her yer insan kaynıyor.

Daha kapıdan çıkar çıkmaz, ortalıkta ne kadar canlı varsa, hepsi de gözlerini bana dikiyor ?Bu garip kılıklı adam kim?? diye. ?İnşallah bir tanıdık rastlamaz? diye dualar ederek asansöre doğru ilerlerken, nereye gittiğimi bilen hasta yakınları, beni şefkatli gözlerle süzüyor ve odalarından çıkarak ?Allah kolaylık versin? ya da ?Allah yardımcı olsun? gibi şeyler söylüyor. Bu sözler üzerine, dizlerimin bağı iyice çözülüyor. Kendimi, mezbahaya giden bir koyun gibi hissediyor ve kuzu kuzu yürüyorum koridorlarda.

Asansöre geldiğimizde, eşim de benimle birlikte inmeyi istiyor. Ama izin vermiyorlar, ?Hasta tek başına inecek!..? diye.

Şöyle düşünüyorum:

Kefenimi giymişim, beyazlar içindeyim.

Her iki elimde de birer torbacık, birisi sevaplarım, diğeri günahlarım.

?Herkes kabre tek başına girecek? hakikati, tekrarlanıyor: ?Hasta aşağıya yalnız inecek!..?

Asansörün başında, eşimle vedalaşıyorum, sadece bakışıp gülümsüyoruz birbirimize.

Bu arada, hastabakıcı tekrarlıyor: ?- 2?ye basmayı unutma!..?

Çapa Hastanesindeki ameliyathaneler, ikinci bodrum katta. Yani zeminden, iki kat aşağıda. Bunun için o kata -2 diyorlar. Ama böyle bir tarif, benim gibi mimar ya da mühendisler için (kotlama kurallarına göre), ?zeminden 2 metre aşağıda? anlamını taşıyor. Bu da tam bir kabir derinliğinde.

?Ya Allah Bismillah? diyerek basıyorum - 2?ye, sessizce iniyorum aşağı.

Kapı açıldığında, genç bir doktor görüyorum karşımda. Önündeki tekerlekli iskemleyi gösterip: ?Lütfen oturun!..? diyor, ?Birlikte gideceğiz?

Denileni yapıyorum, poşetler kucağımda. Yarı aydınlık koridorlar geçiyoruz upuzun. Yolumuz üzerinde, bir çok ameliyathane var, Allah bilir morg?lar da bu kattadır.

Biraz sonra, bir kapının önünde duruyoruz. Doktor, başıma yeşil bir bone geçiriyor. ?Tamam işte!..? diyorum, kendi kendime. ?Yeşil elbise de giydin sonunda?

İçeri girdiğimizde, iliklerime kadar işleyen bir soğukla karşılaşıyor ve ürperiyorum. Klimalar, var gücüyle çalışıyorlar. ?Benden ümit kestikleri için, vakit kaybetmeden morga getirmiş olabilirler mi?? diye düşünüyorum ama, ortam çok farklı.

Odanın merkezinde, tepedeki parlak spotlarla Şükrü Saraçoğlu stadyumu gibi aydınlatılmış dar ve uzun bir masa, etrafında da, en az dört-beş doktor var. Soğuk, üzerimdeki mini eteğin altından girip çıplak tenimi kavuruyor, durmadan titriyorum. Bu arada da: ?içerisi herhalde -2 derece olduğu için, bu kata -2 demişlerdir? diyorum. Sıtmalı hastalar gibi dişlerim takırdıyor. Ameliyattan kurtulsam da, kesinlikle zatürreden giderim.

Doktor, içerdeki soğuk yüzünden sık sık hastalandıklarını söylerken, tekerlekli sandalyeyi ameliyat masasının önüne park ediyor ve ?masaya çıkın!..? diyor. Elimdeki poşetleri onlara verip, yavaşça uzanıyorum masaya.

Doktorlardan biri, üzerimdeki gömleği yavaşça çıkartıyor, Allah?tan ki yine üzerime örtüyor. Soğuk iyice işliyor içime, kutuplarda sanıyorum kendimi, ama iş bitmiş değil. Soğuktan ölmenin fena bir son olmadığını düşünen başka bir doktor da, çıplak sırtımın altına buz torbaları yerleştiriyor. Olup biten şeylere inanmak mümkün değil. Çaresizlik içinde: ?Tamam Cüneyd? diyorum, ?Sen gittin artık?.

Başımı biraz geriye yatırıyor ve kollarımı da yanlara açmamı söylüyorlar. Kalbim küt küt atıyor ama, yanımdaki doktorlardan ikisi hanım olduğu için, belli etmiyorum heyecanımı. Ama bu durum da fazla uzun sürmüyor. Vücudumun çeşitli yerlerine elektrotlar bağladıklarında, kalbimin dört nala yarışan bir at gibi çıkardığı ses, baş ucumdaki ekranda duyuluyor ve ard arda şahlanan grafikler, fiyakamı bozuyor.

İşler tamamlanınca, bir hanım doktor:

? Size bir sakinleştirici yapacağız efendim!.. diyor. Ve elindeki enjektörle yanıma yanaşıyor.

Beni bayıltacaklarını anlıyor ve gözlerimi kapadıktan sonra, içimden kelimey-i şahadet getirmeye başlıyorum. Bu arada: ?eğer kısmet olur da sağ kalırsam, okuyucularıma anlatırım? diyerek, bayılmanın nasıl bir şey olduğunu belirlemeye çalışıyorum. Ama boşuna...

Hiç bir şey hissetmeden, öyle güzel bir uykuya dalıyorum ki.. Gerçek bir mucize bu. Doktor, karnıyarık yapar gibi karnınızı yarıyor, kesip biçip sizi hafifletiyor. Daha sonra da, usta bir terzi gibi, onbeş - yirmi dikiş atıp işini bitiriyor, siz hiç acı duymadan, bir kâbus bile görmeden keyif yapıyorsunuz. Ne kadar büyük bir nimet değil mi?

İki buçuk saat süren ameliyatımdan, sanki hiç zaman geçmemiş gibi ayıldığımda, kendimi odamdaki yatakta buluyorum. Dört yanımdan hortumlarla serumlar veriliyor, pıhtılar alınıyor, ama önemli değil. Başta eşim olmak üzere bütün sevdiklerim yanımda ve üstelik de emrimde. Etrafımda pervane gibi dönüyorlar. Yeniden gelmiş gibiyim dünyaya.

İki gün sonra Ramazan başlayacak. Bu mübarek günlerde karşıma çıkan hastalık ya da ameliyat sevabını kaçırmak istemediğim için, hastanede kalacağım 8 gün zarfında, ne kadar sıkıntı çekersem çekeyim, şikayet etmek niyetinde değilim. Fakat, o kadar soğuğu yedikten sonra öksürürüm diye aklım çıkıyor.

Yatağıma kazayla dokunsalar, içim 7 virgül 4 ile sarsılıyor, dikişlerim patlayacak gibi oluyor. Şurası bir gerçek ki: ameliyat sonrasında, bir öksürük nöbetine tutulmamak için, bütün servetinizi, evinizi, arsanızı ve arabanızı hiç nazlanmadan verir ve üzerinizde sadece o mini etek kalsa bile, ?yine de ucuz atlattım? diye sevinirsiniz. (Bu satırları, ameliyattan sonra, daha fazla öksürmeye başlayan sigara tiryakilerinin neler çektiğini göstermek için yazdım. Belki korkup o zehiri içmekten vazgeçerler!)

Hayatın ve sağlığın, bildiğimizi zannettiğimiz önemini idrak etmek ve nefis muhasebesini, yarın ölecekmiş gibi yapmak isteyen herkes, bence bir kerecik olsun hastaneye yatmalı. Hatta ?ameliyat da olmalı? diyeceğim ama?

Her neyse, hakkınızı helal edin lütfen. Yazı, ameliyat süresini de aştı.




Cüneyd Suavi

Zafer dergisi
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
2ye, doğru

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB kodu Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Açık

Forum Jump


Tüm Zamanlar GMT Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 03:30.


Search Engine Optimisation provided by DragonByte SEO v2.0.36 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2019 DragonByte Technologies Ltd.
Ngsbahis Piabet Betmatik Süpertotobet giriş liderbahis Elexbet betebet Restbet Grandbetting Hilbet Piabet Savoybetting kaçak bahis siteleri